Sa, 22.Jul.2017 - 07:21
Türk Yazarlarin En Cok Satan Kitaplari

Sanat Uzun Hayat Kısa

Zülfü Livaneli
Hayata ve İnsana Dair Denemeler…

Bu kitap, çok boyutlu bir sanatçının okuyarak, besteler yaparak, filmler çekerek, romanlar yazarak ve hepsini halkla iletişim halinde üreterek yaşarken birikmiş sözlerinin süzülmesinden oluşuyor...
 
Ayrıca, bu ülkede yaşamanın; bu yollarda seyahat etmenin, bu televizyonları izlemenin, bu sokaklarda yürümenin izlerini taşıyor. Livaneli bu kez, yıllar boyunca biriktirdiği bilgiler, karşılaştığı gerçeklikler, tanık olduğu durumlar arasında ilgiler kurarak, kimi sorunlar üstünde düşünüyor. Her insanda olduğu gibi onda da dış dünya bu şekilde zihnine yansıyor...
(400 Sayfa)
ISBN: 978-975-14-1398-7
Yayın evi: Remzi Kitabevi
11,90 €

Weitere Informationen

Zülfü Livaneli kimdir?
Kültür ve sanat çabalarıyla dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı UNESCO-Paris tarafından büyükelçilikle onurlandırılan Ömer Zülfü Livaneli, otuzdan fazla ulusal ve uluslararası ödülün sahibidir. Bunlar arasında Barnes & Noble ‘Büyük Yazar’, San Remo ‘Yılın Bestecisi’, Alman ‘Plak Eleştirmenleri Birliği’, Hollanda ‘Edison’, İtalya ‘Son 50 Yılın En İyi 2. Şarkısı’, ‘İtalya’nın En Beğendiği Yabancı Şarkı’; Valencia ve Montpellier film festivallerindeki ‘En İyi Film’ ödülleri, Antalya Film Festivali’ndeki üç ‘Altın Portakal’ ödülü sayılabilir. Kitapları 22 dile çevrilen Livaneli, ilk hikâye kitabını 1978’de yayınladı. Arafatta Bir Çocuk adını taşıyan kitap, İsveç ve Alman televizyonları tarafından film yapıldı...

Balkan Edebiyat Ödülü’nü kazanan Engereğin Gözündeki Kamaşma birçok dile çevrildi; İspanya, Yunanistan, Güney Kore gibi ülkelerde en çok satanlar listesine girdi ve dünya basınında övgülerle karşılandı. Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm, 2001 yılı Yunus Nadi Roman Ödü­lü’nü kazandı. Kitabın yayın hakları birçok ülkenin yanı sıra, Fransa’daki Édition Gallimard tarafından satın alındı.
Yazarın dördüncü edebiyat yapıtı olan Mutluluk, Türkiye’de büyük kitlelere ulaşıp bir “kült roman” özelliği kazanmasının yanı sıra Fransa’da Gallimard Yayınevi tarafından yayınlandı ve Nisan 2006’da Fransa’daki 2000 kütüphanece “Ayın Kitabı” seçildi; Amerika’nın büyük yayınevlerinden St. Martin’s Press tarafından yayınlandıktan sonra, Şubat 2007’de Barnes & Noble’ın verdiği Büyük Yazar Ödü­lü’nü kazandı. 100 bini aşan baskı sayısıyla Mutluluk, Abdullah Oğuz tarafından filme çekildi ve çeşitli dallarda ödül kazandı.
Zülfü Livaneli, yankılar uyandıran romanı Leyla’nın Evi’nin ardından, anılarını Sevdalım Hayat’ta topladı... Livaneli ile yapilan bir röportaj:
Zülfü Livaneli'nin yeni kitabı "Sanat Uzun Hayat Kısa" denemelerden oluşuyor. Yani aşktan iktidara, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizden birey olma sancılarına kadar hayata dair pek çok soru ve kavramı masaya yatıran bir kitap bu... Ama hiçbir metin kesin bir dil taşımıyor, çünkü adı üstünde bunlar birer "deneme." Ya da Zülfü Bey'in tabiriyle enstrüman akort etmek gibi... Bu yüzden kitaptan yola çıkıp kendisine aşkı da egoyu da çok satmanın önemini ve önemsizliğini de sordum, Veda'yı izlemeye gelen Başbakan'la aralarında geçen sohbeti de... Sonuç yine her zamanki gibi keyifli bir sohbet ve çok konuşulacak bir röportaj oldu. * Yeni kitabınız "Sanat Uzun Hayat Kısa", denemelerden oluşuyor. Ancak bu denemeler pek çok köşe yazarının yaptığı gibi gazete yazılarınızın bir toplaması değil. Başlı başına yazılmış metinler. Nedir sizi romancı ve köşe yazarı kimliğinizin dışında deneme yazmaya iten? Bu kitap hayatımın ve düşüncelerimin özü. Romana yürekten bağlı olsam da en sevdiğim edebi tür denemedir. Mesela Türkiye'de çok tanınmaz ama Fransız deneme yazarı Alain beni derinden etkilemiştir. Elbette Montaigne de... Bence denemeler hayat birikimi ve felsefe arasında bir yerde durur. Adı üstünde "deneme"dir. Yani yazdıklarınızdan çok da emin değilsinizdir ve bir şeyleri de deniyorsunuzdur. Sanki bir enstrümanı akort eder gibisinizdir. Mesela bu tür bize ilk girdiğinde adına tecrübe-i kalemiye denmiş. İşte bu kitaptaki metinler de benim tecrübe-i kalemiyem. Hayat nedir, aşk nedir, ego nedir, insanlık nedir, sanatın durduğu yer nedir gibi sorularını sorup tartıştığım bir kitap. * Bu denemelerden birinde "egoyu sadece aşk yener" diyorsunuz. Bunun hiç mi başka yolu yok? İnsanlar egolarının farkında değil. İçimizde bir efendi var ve bizi aslında o yönetiyor. İrademiz kendi elimizde değil. Mesela biri hiç istemeden başka birine yumruk atabiliyor. Yahut kadınla erkek geri dönemeyecek kadar birbirini kırabiliyor. Bunları bize yaptıran hep o, ego. Ve ego, yaralanmaya, kırılmaya çok açık. Bazı dinlerin şeytan, bazı dinlerin nefs dediği şey bu. İnsanoğlunun egoyu yenmesi çok ama çok zor, neredeyse olanaksız. Tüm dinler bununla mücadele eder ama korkutarak. "Nefsine uyma, cehenneme gidersin" gibi. Ya da olgunluk ve terbiye ile onunla başa çıkmaya çalışırız. Ama aşk dışında hiçbir şey onu sıfırlayamaz. Sadece kontrol edebilir, o kadar. Ama gerçek aşk ne gurur tanır ne onur... 17'nci yüzyıl Osmanlı şairlerinden biri şöyle der: "Aşk, zehri kendin içip şekeri sevdiğine sunmaktır. Aşk kendini yok etmektir, varlığını eritmektir." Tabii burada aşk derken kastettiğim basında sürekli yazılıp çizilen ilişkiler değil, bugün belki de unutulmuş olan gerçek aşk. İnsanın varlığını eritip başka bir varlığa katılması... * Mevlana'nın bahsettiği gibi mi?.. Evet, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu şiirlerinin İngilizce çevirisinin okuduktan sonra anladım desem. Evet bizde de çok iyi çeviriler var ama biz Mevlana deyince hep dini hikayeleri anlıyoruz. Oysa o ABD'de modern bir şair olarak tanınıyor ve en çok satan şair. Tabii şu da var: Türk halkı raks etmeyi, şarap içmeyi, aşık olmayı seven bir şairi din büyüğü yapmış. Ama ne kadar güzel bir şey bu! Bir şairi ermiş mertebesine yükseltmişiz! Keşke bugünkülere de yapılsa! * Sizce bu değişimi göstermek için mi Başbakan Veda'yı izlemeye geldi? Bilemiyorum. Ama şunu görüyoruz ki, AKP'de Atatürk'le ilgili bir tavır değişikliği var. Çünkü pek çok kişinin, ailesinde ve yetiştikleri okullarda Atatürk, çok özür dileyerek söylüyorum "deccal" diye tanıtılan bir lider. Bunu AKP bağlamında söylemiyorum, ne yazık ki Atatürk'e "deccal" diye bakan çevreler, tarikatlar var bu ülkede. İşte bu çevrelerle içli dışlı olmuş, yetişmiş kişilerin bugün "Büyük Atatürk" deme noktasına gelmeleri bence çok önemli bir şey. * Veda yayımlandıktan sonra pek çok tartışmalar yaşandı.Bazı eleştirilere sizin de sert yanıtlarınız oldu? Neden böyle oldu?.. "Veda"nın facebook'ta yüz binlerce üyesi var. İzleyenler öyle güzel şeyler yazıyor ki! "Hayatımda gördüğüm en güzel film" diyen de var, "Bütün salon ağladı", diyen de... Özellikler gençler Atatürk'ün kendilerine ilk kez anlatıldığını vurguluyor, filmi göklere çıkarıyorlar. Facebook siteleri herkese açık, lütfen girip bakın. Gazetelerdeki bazı yorumlara biraz kızdım, çünkü onlar eleştiri değildi. Eleştiriye hiç kızmam ben, eleştiriye çok açık biriyimdir. Mesela müzik yaparken de film çekerken de ekibime hep "Var mı eleştirilecek bir şey?" diye sorarım. Ama daha film gösterime girmeden manasız bir kampanya açıldı. Sadece fragmanı seyrederek... Hatta biri filmde olmayan sahneler bile icat etti. "Çalıkuşu romanını okuduğu için üç gün kurtuluş savaşını geciktirmiş" dedi. Oysa filmde böyle bir sahne bile yoktu. Başka birisi filmi alkışlayan seyircilere hakaret etti. Bu yüzden biraz kızdım her şeyden önce de ekibim adına. Çünkü yüzlerce kişi bu film için kendini parçalaya parçalaya çalıştı. Bir de içim dışım bir olduğu için, hepsi benim çocuğum yaşındaki gazetecilere "Bakın yanlış yoldasınız, böyle gazetecilik de eleştirmenlik de olmaz" dedim, bir abi sitemi yani. Filmin eleştirilecek yanları yok mu? Var elbette. Ama bunlar eleştiri yazısı değildi. Kırk yıldır eserlerimle Türkiye'nin ve dünyanın önündeyim. Bu kırk yılın bana öğrettiği şeylerden biri, sanat eseriyle uğraşmaya kalkan gazetecilerin iflah olmadığı. Çünkü gazetenin ömrü bir gündür, sanat eserinin ömrü ise sonsuz. Bugünkü ABD, Rusya ve Çin'den daha solda * Kitabınızda bir kişinin bir başkasında kendini erittiği aşk kadar birey olmak da önemli bir yer tutuyor... Çünkü bir toplumun şekillenmesinde bireylerin varlığı çok önemli. Herkes sürüden ayrı olmak ister ama bu başarılamayabilir. George Orwell'ın "1984"ünü düşünelim. Herkesin ve her şeyin gözetlenip kontrol edildiği bir dünya gerçekleşmedi deniyor ama bence çok daha ilerisi oldu. Buradan çıkalım on dakika arabayla gidelim. Bizi en az 300-400 kamera kaydeder. Çok daha korkunç haldeyiz ama farkında değiliz. Civcivler kafeslerinde yaşıyor ama çiftliği bile bilmediği için anlayamadıkları bir dünyada kesilmeye gidiyorlar. Bence dünya bugünkü kadar baş kaldırmaya ihtiyaç duymadı. Ancak büyük bir ideolojik ve felsefi boşluk var. Dünya tarihinde hep yoksullar ve zenginler oldu ama Marks bunun ideolojik ve felsefi çerçevesini oturtana kadar bu sistematik olarak gerçekleşmedi. Artık koşullar değişti ve yeni bir felsefi ve ideolojik çerçeve lazım, bu ortaya çıkınca kitleler çok kısa sürede mobilize olur. * Sınıfsız bir toplum hayali tekrar kurulur mu? Çok güzel bir hayaldi ve ne yazık ki yürümedi. Ama Marks'ın hayali Rusya ve Çin gibi köylü ağırlıklı ülkelerde ihtilal yaparak komünizmi yukarıdan aşağı kurmak değildi. Bu sistemin adı Leninizm ve Maoizmdir, Marksizm değildir. Nitekim bugün Çin sınıflı toplum yaratıyor, Rusya ABD'den bile daha sınıflı bir toplum oldu. Marks'ın teorisi kapitalizmin son aşamaya gelip biçim değiştirmesiydi. Bugün ABD'de herkese sağlık güvencesi verildi. Bu güvence komünist Çin'de bile yok. Obama şişman kedilerin, yani şişmiş finans şirketlerinin elinden paraları almaya çalışıyor. Yani bugünkü ABD, Rusya ve Çin'den daha solda. Marks'ın öngörüsü doğru çıktı. Başbakan'ın filmimi izlemesine çok şaşırdım... * Başbakan "Veda" filmini sizinle birlikte izledi. Buna herkes çok şaşırdı. Hem bu filmi seyretmek istemesine hem de sizin gibi sosyal demokrat birisi ile... O gün ne oldu? Ben de çok şaşırdım. Kendisi, kızı ve yanındaki heyet filmi çok beğendiğini belirtti. * Filmde Fikriye'nin başını açtığı bölüm var. Orada ne yaşandı?   Hiçbir şey demediler. Biz daha çok Batılılık ve Doğululuk üzerine konuştuk. Cumhuriyet'i kuranların İmparatorluğun Batı ucundan, Avrupa'dan geldiğini, oradaki gibi bir yaşam biçiminin oturtulmaya çalışıldığını ama Doğu ve Orta Anadolu'nun Batılı değil Doğulu olduğunu... Başbakan "Filmde bunu tam göstermişsiniz" dedi. Filme Ziya Paşa'nın bendini koymuştum: "Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm." Onu da konuştuk. Çünkü o dönemde sadece Atatürk'ün değil tüm aydın kuşağının amacı Batı'ya yönelmekti. Doğu bitmişti, sadece Musafa Kemal değil Osmanlı padişahları da Batıya yönelmişti. III. Selim'in öldürülüşünü düşünelim, 2. Mahmut'u, Abdülmecit'i, Abdülaziz'i hatırlayalım. Hepsi Batılılaşma mücadelesi vermişti. Bizim için Batılılaşma en az 250-300 yıllık bir kavram. Atatürk de bu ortamın bir sonucuydu. Bu yüzden ben de şunu söyledim: "Tüm ülkelerin kurucu sembolleri vardır. ABD'de biri gidip George Washington heykeline saldırsa deli diye tutuklanır. Paris'te aydınlar De Gaulle havaalanının adı değişsin diye yürüyüş yapmaz. Bu yüzden siyasi mücadele ile rejim mücadelesini ayırmak gerekir. Kurtuluşu, kuruluşu ve Mustafa Kemal'i kabul ettikten sonra geri kalan her şey tartışılabilir. Darbeler, tek partili rejim vs." Tayyip Bey bu sözlerime hak verir gibi davrandı. Sakın yanlış anlaşılmasın: "Buna ben sebep oldum" demiyorum ama biliyoruz ki şu anda AKP Atatürk sözünü kullanmaktan hiç çekinmiyor. Mesela "Büyük Atatürk şöyle dedi, böyle yaptı" diyorlar. Meclis başkanı, bakanlar, başbakan... Bunu da sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Dostlarımı hiçbir zaman inkar etmem!.. Dostluk, arkadaşlık hayatta aşktan sonra gelen en önemli kavram. Ve insanlar arkadaşları için fedakarlıklar yapmalı. Sizin ilkelerinizle çelişse bile. Mesela Theodorakis kırk yıllık arkadaşım. Bir ara tuttu, sağcı bir partiden bakan oldu. Herkes eleştirdi. Kim nerede sorsa hep "Bir bildiği vardır" dedim. Daha beter bir şey yaptı ve Bosna katliamı sırasında Miloşeviç'i destekledi. Ben de bunun üzerine "Miloseviç insanlık suçu işleyen bir katildir. Mikis'in desteklemesini tamamen yanlış buluyorum ama büyük bir adamdır, benim de dostumdur" dedim. Ben dostlarımı hiçbir zaman inkar etmem. İzlanda'da best-seller olacağıma Çin'de olmak bence daha iyi * "Mutluluk" Çin'de yayımlandı ve bestseller oldu. Şu anda 5'inci sırada. Çince'nin Latin alfabesinden farklı yapısını da dikkate alınca, "Bunun bir yazar için ayrı bir keyfi vardır" diyor insan. Öyle mi?.. Çin, kitaplarımın yayımlandığı 29'uncu ülke. Tabii burada 1.3 milyar nüfusluk bir ülkeden söz ediyoruz. Mesela 300 milyon insanın tıkladığı internet siteleri var. Yerli yazarlar biliyorsun, her ülkede daha çok satar. Onların çok satan yazarları ortalama 60 milyon satıyor. Bir yabancı yazarın best-seller olabilmesi için de 1 milyon satması gerek. Bu yüzden İzlanda'da best-seller olacağıma Çin'de olmak bence daha iyi. * "Mutluluk" töre kanunlarını içeren yerel bir roman. Çinliler bu romana niye bu kadar ilgi gösterdi sizce? Çok ilginç değil mi? Ben de bize özgü sanıyordum ama demek ki değilmiş. Çin'de 30 kadar röportaj verdim. Herkesin ilk söylediği şuydu: "Bu hikaye Çin'i anlatıyor." Ben de ister istemez "Peki neresi benziyor?" dedim. Onlar da "Romandaki gelenek ve modernlik arasındaki çelişkilerin aynısını yaşıyoruz. Kahramanların benzerleri burada da var" dedi. "Töre cinayeti de mi var?" deyince de "Var" demezler mi! Güneyde kızları bambu kafeslerde suya atıyorlarmış ama bizden farklı olarak erkekle birlikte! Orada sürekli benim Türkiyem ile Orhan Pamuk'unkini karşılaştırdılar * Onlar bizim hakkımızda ne biliyor? Türkiye ile fazla ilişkileri yok. Orhan Pamuk'un romanları basıldığı ve geçen yıl da Çin'e gittiği için Türkiye'yi, İstanbul'u onun romanlarından tanıyorlar. Bu yüzden sürekli onun Türkiyesi ile benim Türkiyemi kıyasladılar. Ben de onun anlattığının Nişantaşı ve bir kent hikayesi olduğunu ama benim romanlarımda köy ve kentin birbirine geçmiş olduğunu anlattım. * 29 ülkede yayımlanmak... Bu nasıl bir duygu? "Tamam artık, edebiyatım kendini ispatladı, kimseye verilecek izahım yok" diyor musunuz? Hayır. Marketing ile edebiyat değerini karıştırmamak gerek. Bugün yayıncılık dünyasını ABD, özellikle de New York belirliyor. Eskiden bu merkez Paris'ti. Yaşar Kemal'in, benim, Orhan Pamuk'un da yayınevi olan Galimard'da basıldığında senden tüm dünyanın haberi olurdu. Ama artık bu merkez New Yok. Romanım ABD'de basılıp, ödül almasaydı dünyaya açılamayabilirdi. Yabancı dilde basılmak tek başına bir edebiyat kriteri değildir. Mesela Sait Faik dünyaya açılamadı diye kötü yazar mı diyeceğiz!.. Kitaplarım bu kadar ülkede yayınlanmasa bunları söyleyemezdim çünkü kıskandığımı iddia ederlerdi. Şimdi bu konuda rahatlıkla konuşabilirim... (Buket Aşçı-Vatan Gazetesi)
Bu ürünü alanlar başka neler almışlar?
 
Değerlendirme
Yorum bulunmamaktadır: Yorum yazınız!